Merhabalar ben Ezel ^~^ Bugün sizlere severek okuduğum aksiyon, korku ve şiddet içeren birazcık da tiksindirebilecek bir mangadan bahsedeceğim. Sonrasında bu mangadan esinlenerek yazdığım küçük bir hikayeyi sizlerle paylaşacağım.

İlk olarak ‘Manga’ nedir?

Manga dilimizde bir grup askere verilen bir isimken, aynı zamanda bir müzik grubunun da adıdır. Aslında tüm bunların dışında Manga dünyayı kasıp kavuran bir kültürün parçasıdır. Manga bir çeşit Japon çizgi romanlarına verilen isimdir. Japonya’daki tüm yazılı basınların neredeyse çeyreğini mangalar oluşturmaktadır. Yani manga, sektörün büyük bir kısmına hakim. Aşağıda bugün sizlere bahsedeceğim manga ile ilgili birkaç görsel var :))

Dediğim gibi biraz mide bulandırıcı olabilecek aşırı kan ve şiddet içeren bir manga bu yüzden okumak isteyenler dikkatli olmalı!

Konusu nedir?

Konusuna gelecek olursak ufaktan bir bahsedeyim: Manga, Ken Kaneki’nin etrafında dönüyor ve ghoul (gulyabani, hortlak) adlı insan görünüşlü yaratıkları konu ediniyor. Hikâyede Tokyo’daki faili meçhul cinayetler bir hayli artmış durumda. Ancak hayatını kurtarmak için ona Rize’nin ghoul organlarını naklediyorlar ve olaylar gelişiyor böylece.

Aslında bu manganın bir de animasyon haline getirilmiş hali yani animesi var. Ancak açıkçası ben mangasını animesinden daha çok sevdiğimden ve kaliteli bulduğumdan mangasını önermek istedim sizlere. Okumak isteyenler için aşağıya link bırakıyorum ^~^

https://www.mangaship.com/Tr/MangaOku/3238/tokyo-ghoul-1b%C3%B6l%C3%BCm

Hikaye Zamanı!

Şimdiden söylemek isterim ki esinlenerek yazdığım bir hikaye ama içinde gülyabani vs. şeyler yok. Ayrıca amatör bir yazarım o yüzden kötü olmuşsa üzgünüm ;(

KIZIL
“Hah… Hah…” Küçük kız nefes nefese kalmış, yanakları al al olmuştu. Kızıl saçları, kızgın güneşin altında iyice parlamış, başını yakmıştı. “Nënë (Arnavutça anne demek) Gelmeduk de mi?” Annesi yüzüne yorgun bir şekilde bakarak “Gideruz ya görmez misin?” dedi bıkkın bir ifadeyle sonra mırıldanarak “Zaten kizul saçlardan dolayı elalem arkamizdan konuşur süregele.”

Memleketlerinden kaçmış sığınacak bir yer arıyorlardı. Bozuk türkçelerinden dolayı zorluk çekmeleri yetmezmiş gibi kızın saçlarından ve huyundan dolayı herkes onlara “hafiye” gözüyle bakıyordu. Annesi, rahmetli babasının arkadaşı sayesinde kalacak bir yer bulmuştu ancak gidecekleri yerin yolu hem çok bozuktu hem de oraya varmaları günler sürerdi. Bunların hepsini göze alarak yola koyulmuştu. Giderken kızı geride bırakmak istemiş ama gönlü el vermemişti.

Gidecekleri akşam bir bohça hazırlamış kızı da içine koymuştu. Kimse görmemeliydi onu. Eğer ki görselerdi ikisi de dövüle dövüle öldürülürdü. Bunu ikisi de istemezdi. O yüzden bir kuş tüğünün küçük bir su birikintisine düşmesi gibi sessiz bir şekilde oradan ayrılmışlardı. Ertesi gün yürümeye başlamış, bir hafta geçmesine rağmen hala yürümeye devam ediyorlardı. Yiyecekleri az kalmış artık yolda buldukları yabani otlar ve meyvelerle beslenmeye başlamışlardı. Umutlarını kaybetmek üzereydi ikisi de. Tam o sırada küçük tepeyi geçince doğuya doğru bir nokta görmüşleri. “Menastır bu menastır!” diye bağırmaya başlamıştı kızıl saçlı kız. İkide bu yolculuktan dolayı bitkin düşmüşlerdi ama buna değdiğini de biliyorlardı.

Adımlarını hızlandırmaya başlamış hatta koşmaya başlamışlardı. “Gün batarkene orada oluruk!” dedi kızıl saçlı kız. İkisinin de yüzünde güzel bir gülümseme vardı. El ele tutuşmuş koşuyorlardı. Ayakları nasır tutsa bile, paçavraları bir bir dikişlerinden sökülmeye başlasa ve ter dökmekten helak olsalar bile hayatları boyunca bu kadar mutlu olduklarını hatırlamıyorlardı. Güneş yüzünü gittikçe kapatıyor, onlar ise hedeflerine daha da yaklaşıyorlardı.

Manastıra vardıkları zaman onları pamuk yüzlü bir rahibe karşıladı. Onlara nereden geldikleri, buraya nasıl geldiklerini ve dinlerini sordu. Bozuk Türkçelerine rağmen birkaç şey anlayıp anlatabilmişlerdi. Burada biraz beklemelerini işaret etti. Bir vakit sonra elinde ekru renginde dantelli, fırfırlı elbiseler getirdi. Onları içeri davet etti ve diğer göçmenlerin kaldığı yatakhaneye kadar eşlik etti. Kızıl saçlı kız da annesi de çok mutlulardı. Hem de hiç olamayacakları kadar mutluydular.

O akşam güzel bir sofrada sıcak ve lezzetli yemekler yedikten sonra pamuk yüzlü rahibe dahil birçok rahibe onları büyük, rutubetli ve küflü bir odaya götürdü. Girdikleri andan itibaren kapılara kilit takıldı ve ışıklar söndürüldü. İçeride sadece pamuk yüzlü rahibe kalmıştı. Kimse ne olup bittiğini anlayamamıştı bu yüzden de pamuk yüzlü rahibeyi soru yağmuruna tuttular. Rahibe hiçbir soruya yanıt vermedi, onun yerine gelen göçmenlerin arasından kızıl saçları olan ya da saçları kızıla yakın olan kişiler seçti. Rahibenin yanına on üç tane kız geldi. O anda “Yüce Tanrım! Bu kızıl ve şeytani ruh yetmezmiş gibi sayılarını da on üç gibi uğursuz bir sayıya mı tamamladın..?” rahibe yanındaki kızlara küçümser bir ifadeyle baktı. Bir tanesinin çenesinden tutup yüzünü inceledi. Çillerine, çapaklı gözlerine ve fındık burnuna baktı. Bir iç geçirdi ve tekrardan “Yüce Tanrım…” dedi. Olayın uzamasından dolayı sinirlenen birkaç göçmen vardı. Rahibe kolunun yanındaki ipe asılarak bir zil çaldı. Zili çalar çalmaz duvarın belirsiz yerlerinden serçe parmağı büyüklüğünde iğneler çıktı ve ayaklanan göçmenler dahil birçok göçmeni vurdu. Göçmenler iğneler tarafından vurulur vurulmaz yere yığılmış ve can çekişmeye başlamışlardı.

Rahibe baygın göçmenlere işaret ederek “Ayaklanırsanız durumunuz böyle olur!” ardından “Kaldığım yerden devam edeceğim. Tabii başka ayaklanma çıkaran olmayacaksa…” göçmenlere baktı ve hiçbirinden ses çıkmayınca kızıl saçlı kızları incelemeye devam etti. Tüm kızları inceledikten sonra söze girişti “Hepiniz bilirsiniz ki şeytanın rengi kırmızıdır. Cinayetin, kanın, tutkunun, vahşetin rengidir kırmızı. Biz, bu manastırda nesillerdir göçmenleri ağırlıyor ve onları Yüce Tanrımız için daha iyi hale getiriyoruz. Bunların ilkinde de kırmızı rengini aralarından ayıklamak var elbette.” Eliyle yanında duran çocukları işaret ederek. Dediklerini anlayan göçmenler gözlerini yuvalarından çıkarırmışçasına baktı rahibeye ve o masum, zavallı on üç kızıl saçlı çocuğa. Hepsi ya kendi dillerinde ya da bozuk Türkçeleriyle rahibeye hakaret ediyor aynı zamanda kendini her an gelebilecek bayıltıcı iğnelerden koruyordu. Rahibe gür bir sesle “Sessizlik!” diye bağırınca odada büyük bir sessizlik oldu. Çanı çaldı ve kapının kilidi açıldı. Rahibeler sırayla odaya gelmeye başladılar. Pamuk yüzlü rahibe onlara kızıl saçlı çocukları işaret etti ve başparmağı ile kendi boynundan bir çizgi çizdi. Herkes bu çizginin ne anlama geldiğini biliyordu. Bu “öldür.” demekti.

Göçmenler korku içinde kaçmaya çalıştılar ama ayağa kalktıkları anda duvarlardaki bayıltıcı iğnelere maruz kaldılar. Artık odada kızıl saçlı çocuklar ve rahibeler kalmıştı.

O gece ne olduğunu kimse bilmiyordu ama bilinen tek şey etraftan duyulan çığlıklar ve feryatlardı.

Umarım beğenmişsinizdir😊

© Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir