Herkese merhabalar. Bugün bahsedeceğim konu, insan hayvan bağı. Bununla beraber hayvan psikolojisini insanların nasıl etkilediğine de hep beraber göz atacağız.

 İnsanlar bu dünyada boy gösterdiğinden beri hayvanlara farklı sıfatlar vermiş, onları nasıl kullandıklarına yahut onlara olan hislerine binaen adlandırmalarında farklılıklara gitmişlerdir. Öyle ki bazı hayvanlar  “binek” iken bazılarının adı “canavar” olmuştur. Evet;  onları seviyor, onlardan korkuyor, onları yiyor yahut onlara biniyoruz. Onlara karşı hislerimiz çok kompleks ve çeşitli. Bazılarımız onlara evlatları gibi bakıyor kimimiz ise onları önemsemiyor bir restoranda sandalyemizin altından geçip gitmesine izin veriyoruz. Peki ya hayvanları ne kadar tanıyoruz? Onlar bizi ne kadar ve nasıl tanıyor? Onlar için biz ne ifade ediyoruz?

İnsanlar İçin Hayvanlar

    İnsanlar için hayvanlar tarih boyunca değişik sıfatlar almıştır demiştik. Bunlardan ilki “av”dır. İnsanoğlu en başlarda hayvanlardan korunmak için verdiği çabada başarılı olabilmek için saklanma yerleri aramışlardır. İklimsel koşulların yanında hayvanlara olan bu korku insanoğlunun barınaklar bulmasına sebep olmuştur. Fakat onlardan korunmanın yollarının yalnızca onlardan kaçmak değil onları korkutarak kaçırmak da olduğunu öğrenince onlara zarar verecek malzemeler üretmeye başlamışlardır. İşte burada av kavramı ortaya çıkmıştır. Bu kavramın gelişmesi insanlar için teknolojinin başlaması ve buluşların işlevselleşmesi için başlangıç niteliğindedir.

Aslında insanların hayvanlarla olan işbirliği ve dostluğu da bu avlanmalar sırasında başlamıştır. İnsanoğlu av aletlerini geliştirmiş ve iz sürmeyi öğrenmişti fakat hâlâ onların hızına yetişemiyordu. Ayrıca iz sürebilseler dâhi hayvanların tam olarak yerlerini belirlemek çok zordu. İşte tam da bu yüzden insanlığın en eski iki dostu ortaya çıkmış oldu: Atlar ve köpekler. Tabi konum değiştirmenin zor olması ve yeterince hızlı olmaması da atları tanıyıp evcilleştirmemizde önemli bir sebeptir.

Atların ve köpeklerin evcilleştirilmesi insanlık adına ulaşım ve av anlamına geliyordu fakat yalnızca bundan ibaret değildi. İnsanlar artık onları doğa ile ve birbirleri ile olan savaşlarında bir ortak, bir yoldaş, bir dost olarak görüyorlardı. Onlar için hayvanlar artık anlam yükledikleri aile bireylerinden biriydi. Hatta öyle ki öldüklerinde gidecekleri yerlerde de onlarla birlikte olabilmek için mezarlarına onları da koyuyor, onları her iki yolda da yoldaş kabul ediyorlardı. En değerli eşyaları, yaşamları için gereken eşyalar, en sevdikleri değer verdikleri şeylerin yanında mezarlarına can yoldaşlarını hayvanlarını da gömüyorlardı.

Her ne kadar avlanmak kolay hâle gelse de yeni bir gelişme her şeyi daha da kolaylaştıracaktı. İnsanlar var olmadan gelişen tüm dengeler alt üst olacaktı. Hayvanların birbirleriyle olan ilişkilerinden çok farklı olarak gelişen bu etkileşimin adı “hayvancılık”. Hayvancılık insanlar için hayvanların mal varlığı statüsüne geçtiği ilk gelişme idi. Onlar daha önce düşman, dost, yemek, yoldaş olmuşlardı fakat ilk defa bizim oluyorlardı. Onlar artık bizim hayvanlarımızdı. Hayvancılık bizi hayvanları beslemeye, onları ticari kaygılar ile ilişkilendirmeye, onların gelişimini ve sağlık koşullarını bilmeye itti. Eğer onlar bizim ise sağlık durumlarını bilmeli, onlarla yaptığımız ticaretlerde iyi olmayı öğrenmeli ve en önemlisi onları kaybetmemek için sağlık koşullarını bilmeliydik. Tüm bunlar bizi birer tüccar, birer baytar, birer çoban yapmıştı.

  İnsanların hayvanlara yükledikleri anlam bununla da kalmamıştı. Eski uygarlıklarda onlara bir de kutsallık verdik. Antik Mısır uygarlığında kediler, şahinler, timsahlar ve çeşitli böcekler kutsal kabul edilmiştir. Hâlâ hayvanları kutsal kabul eden insanlar mevcut. Hinduizm dininde insan olarak ölenler hayvan olarak dirilebilirler bu yüzden hiçbir hayvana boş yere zarar verilemez. Ayrıca aynı inançta Tanrılar hayvanların vücuduna girerek onların bedenlerinde yarattıklarının arasında gezebilirler. Uzakdoğu inançlarından biri olan ve hemen herkesin karşılaştığı popüler bir sembol haline gelen “yin ve yang” in, ruhani coi balıklarından ortaya çıktığına inanılmaktadır.

Son zamanlarda ise hayvanlar yeni bir kimlik kazandı. Eski zamanlardan beri gelen hayvan bakımı insanların gözünde çocuk bakımına neredeyse eşdeğer durumda. Hayvanlar geçmişten günümüze rehabilitasyon amacıyla kullanılmıştır fakat son zamanlarda insanların yaşadığı “toplum içinde yalnızlık” durumu hayvanlara kesinlikle farklı bir gözle bakmamıza ve onlara geçmişte taktıklarımızdan çok daha farklı sıfatlar takmamıza sebep olmuştur. Onlara göremediğimiz şefkati gösteriyor, onu evin bir bireyi olarak görüyor, hatta bazılarımız onlara olmayan çocuklarımızın yerini veriyoruz. Eskiden sadece av olarak yahut avcı olarak gördüğümüz hayvanlar şimdilerde yaramaz çocuklar ya da yaşlı yoldaşlar, dostlar oluyorlar.

Hayvanlara hangi sıfatları verirsek verelim onlar bizim için her zaman yararlı oldular. İçinde bulunduğumuz doğayı belirleyen bu hayvanlar içine çığ gibi düştüğümüz bu dünyada bize hep yardım ettiler. Onların avcı olması bizlere barınaklarımızı sağladı, av olmaları ise yiyeceklerimizi. Kimi zaman bize en yakın dost oldular kimi zaman da kaçmamız gereken bir korku kaynağı. Bu yüzdendir ki insanlar ilk resimlerinde dahi onları en çok etkileyenleri hayvanları çizmişlerdir. Uzun lafın kısası insanlık için hayvanlar bu dünyada sahip olduğumuz en iyi yoldaşlardır, onlara iyi davranalım.

Hayvanlar İçin İnsanlar

Bizim açımızdan hayvanlar -en azından insanlığın belli bir döneminde- yalnızca kâr zarar ilişkisi ile anılmıştır. Bunun ile ilişkilendirilerek önemleri belirlenmiştir. Hayvanlar için de şüphesiz bu böyledir. Bizim yakınımızda yer alan hayvanlar bizden daha çok kâr yahut zarar gördükleri için diğer hayvanlara nazaran bizi daha yararlı ya da daha zararlı kabul etmişlerdir. Onlarla olan iletişimimiz onlar için de bir yaklaşım belirleme aracı olmuştur. Peki, hayvanlar için insanlar neydi?  Bir canavar mı? Bir efendi mi? Yoksa hayatlarını feda etmek uğruna korumak istedikleri bir dost mu?

İlk ortaya çıktığımız ve onlarla tanıştığımız zaman göklerin, yerin ve denizlerin kralları olan hayvanlar kendi oluşturdukları düzenle, işbirlikleri ile bize öğretmen olmuşlardı. Fakat en nihayetinde biz onlar için ya yemek ya rakip yahut işbirlikçi olabilirdik. Bu yüzden rollerimizi hemen belirledik. Yeni gelen bu yabancılar onlar gibi görünüyor onlar gibi kokuyordu. Ancak bu da fazla sürmedi. Alet kullanmayı öğrenen, başka hayvan kürklerini giyerek onları taklit edebilen, bununla da kalmayıp bitki kokularıyla kokularını kamufle edebilen yabancılar; kolaylıkla öne geçmişlerdi. Krallıklar birer birer el değiştiriyordu. Yabancılar dünyanın her yanında krallıklarını ilan ediyor, kullandıkları farklı yöntemlerle içlerine yeni krallıklar katmaktan çekinmiyorlardı. Kendi iletişimimizi kurup dilleri oluşturduğumuzda hayvanlardan büsbütün farklılaşmıştık.

Kabul etmeliyiz ki hayat yarışında herkesle rakip olduğumuz gibi hayvanlarla da rakibiz. Onlar bu rekabeti bir kolaylaştırıcı kullanmaksızın yaşamak zorundalar. Biz onlardan daha şanslıyız daha doğrusu biz kendi şansımızı oluşturabilecek durumdayız. Onların yaşadıklarını anlamak için içinde bulunduğumuz tüm bu bilgi birikimi ve medeniyeti bırakmalı, yeni yollar bulmalıyız. Ancak bu koşullarda onları anlayabiliriz.

         Hayvanların kendilerini bize anlatamamaları onları tamamen anlamamıza engel olsa da tarih boyumca bizimle iletişim kurmaya çalışmaları biraz olsun onları anlamamızı sağladı. Onlarla olan iletişimimizi ve onları evcilleştirmemizi hatta onları eğitmemizi sağladı. Küçüklükten beri buna alışan hemen her evcil hayvan isimleriyle seslenildiğinde bize bakar. Köpeklerden tutun tavuklara kadar bu durum böyledir. Yalnız isimlerde de değil üstelik bazı hayvanlar basit komutları duyup anlıyor ne yapması gerektiğini bilerek eylemi gerçekleştiriyor. Üstelik komut basit olsa da eylem basit olmayabiliyor. Arama kurtarma ekiplerinde bulunan kahraman köpekleri ve narkotik ekiplerinin en gözde elemanları olan narkotik köpekleri hepimizin bildiği bazı örnekler.

Hayvanların duygularını ve zekâlarını, her birinin benliklere sahip olduklarını unutabiliyoruz. Fakat onlar da zekâya sahipler. Bizim yaptıklarımızı anlıyor ve bir dahaki hareketimizi tahmin edebiliyorlar. Sokakta bulunan hayvanların her birinin insanlara olan tepkisinin farklı olduğunu görebiliyoruz. Bir böcek kendinden kat kat büyük bir hareketliyi görünce kaçıyor ama insanların varlığına alışmış bir kedi bizlere çok yakın davranabiliyor. Bu yaklaşım aynı türdeki iki farklı hayvan için de aynı mahiyette olabiliyor. Örneğin insanlar tarafından sürekli ürkütülmüş bir güvercin bizleri gördüğü anda uçmaya hazırlanırken insanlar tarafından mütemadiyen beslenmiş bir güvercin bir insan gördüğünde peşinden giderek yem bekleyebiliyor. Bu kadar algı becerisine sahip hayvanları görmezden gelmemeli onların da can sahibi olduklarını unutmamalıyız.

Doğada yaşadığımız için her canlıyla iletişim halinde olmalıyız. Bu bizim için belirlenmiş bir kader. Fakat insanoğlu iletişim yerine kaçmayı tercih ediyor. Bunu yaparken de beton bloklar, kimyasallar kullanıyor. Kaçınılmaz doğanın penceresinden girmesine dahi tahammül edemiyor. Bu yüzden hayvanların gözünden bencil canlılar olmamız gayet normal. Geldiğiz ormanları yok ediyor, kendi içme sularımızı kirletiyoruz. Bunları geri alarak başka canlıların gözünde oluşturduğumuz katil imajını silmeliyiz. Bir maymunu örnek alarak yaşasak dahi her bahar mevsiminde bilmeden de olsa birden fazla ağaç dikebilecekken tam tersini yapıp ağaçlara her gün başka türlü bir zarar vermeyi kesmeliyiz. Ömrümüzde tek sefer de olsa ağaç dikmeliyiz.

Hayvan denince aklımıza kedi, köpek; inek, koyun gibi canlıların gelmesi gayet normaldir. Onların çevremizde olmasına alışkınız. Onlarda tıpkı bizler gibi etraflarındaki canlılara kolayca alışıyorlar. Özellikle sürü hayvanları bu alıştıkları canlıların emrine girmeye yatkın oluyorlar. Her hayvanın kendine has bir davranış biçimi, bir fıtratı olsa da sürü lideri istediğinde tüm sürü tek bir hayvan gibi davranabiliyor. Dolayısıyla sürü hayvanlarının bizim çoban adını verdiğimiz sürü liderlerine itaat etmeleri zor olmuyor. Sürü halinde bize sürü lideri gözüyle bakan hayvanlar bireysel olarak ilgilendiğinizde kendi benlikleriyle size yaklaşabiliyorlar. O zaman hayvanların bir kısmının inatçı, bir kısmının uysal, bir kısmının çekingen olduğunu görebiliyorsunuz. Kedi, köpek gibi ömürlerini yalnız geçiren hayvanlar sizlere bakışı ise biraz daha farklı oluyor. Size daha çok bir ebeveyn gözüyle bakıyorlar. Yetişkin olduklarında ise onlar için hiç yanlarından ayrılmayan birer dost oluveriyoruz. Peki diğer hayvanlar hiç görmediğimiz diğer hayvanların gözünde insanlık nedir? İsterseniz buna ben değil işaret dilini öğrenmiş bir goril cevap versin.

Bu gorilin adı Koko. Maalesef 46 yaşında hayatını kaybetti. Bu goril aslında nesli tükenmek üzere olan batı ova gorillerinden biri. Fakat o türdeşleri gibi Afrika’da değil Amerika’nın San Fransisco eyaletinde yaşadı. Koko araştırma görevlisi Penny Peterson ile henüz bir yaşındayken tanışmış ve ondan işaret dilini daha çok küçükken öğrenmeye başlamıştır. Goril Koko öldüğünde 2000 İngilizce kelimeyi anlayabiliyor ve 1000 kelimeyi ise kullanabiliyordu. Ayrıca farklı kelimeleri bir araya getirerek yeni kelimeler oluşturuyor ve anlatmak istediklerini bunlarla anlatabiliyordu. İnsan hayvan iletişiminin en çarpıcı örneklerinden biri olan Koko, espriler yapıyor insanlarla herhangi bir konu hakkında muhabbet edebiliyordu. 19 yaşına geldiğinde aynadaki yansımasını tanıyabilir durumdaydı. Ayrıca Koko yavru kedilere olan ilgisiyle de dikkatleri üzerine çekmiştir. Yaşamı boyunca 3 yavru kedi sahibi olan Koko, kedilerden ilki olan All Ball trafik kazasında hayatını kaybedince üzgün olduğunu ifade etmiş ve bunun kötü olduğunu söylemiştir. O, işaret diliyle bizlere bu dünya ellerimizden kayıp gitmeden Dünya’yı kurtarmamız gerektiğini söylüyordu. Açıkçası ben de aynını söylüyorum. Lütfen bu dünya için elimizden geleni yapalım. Biz hayvanları tam olarak anlayamasak da onlar bizleri ve isteklerimizi anlamış olacak ki bize hizmet etmek için ellerinden geleni yapıyorlar bu yüzden biz de onları anlayabilmek için elimizden geleni yapmalıyız.

Hayvanların gözünde onlardan daha acımasız yaratıklar olmaktan çıkıp onları sahiplenen ve tüm dünyaya saygı duyan mahlûklar olmak istiyorsak yarından tezi yok harekete geçmeliyiz. Koko’nun da söylediği gibi “Zaman daralıyor Dünya’yı düzeltmeliyiz”.

© Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir