Beyinde Sevgi Kalpte Aşk

I LOVE YOU JUST A LITTLE TOO MUCH 

Ne kadar mantıklı ve ne kadar sağlıklı olacak bilmiyorum ama şu an bu yazıda beyin ile kalp arasındaki o tarif edilemez bağı ve akılalmaz yolculuğu anlatmaya çalışacağım. Aslında kendini üzmenin tatlı tınısı olarak da adlandırabiliriz. Nitekim kalbe inen ve mantık çerçevesinden çıkan her duygu her ne kadar çoğunlukla sevgi olarak tanımlansa ve yaşansa bile, dile bu kadar naif, muazzam ve kusursuz gelen bu duygu tüm bu hoşnutlukların yanında biraz acı, biraz keder ve hüzün barındırıyor. İşte “sevmek” tabirini kullandığımız her an belirli bir ölçü ve nizam çerçevesinde olmadığı taktirde kalbimizi kırmaya ve mental anlamda acı vermeye yetiyor, hatta artıyor bile. Kendimizi kandırıyoruz. Yola çıktığımız ilk andan itibaren sürekli ve düzenli aralıklar ile yaptığımız ve devam etme konusunda bizi ikna eden olay da kendimizi kanırıyor oluşumuz aslında. Hiçbir beyin tek başına kendine acı çektirmeye ve üzmeye programlanamaz çünkü dar ağacına isteyerek çıkmış olun veyahut olmayın oksijensiz kalmaya başladığınız anlarda beyin, yaşamsal fonksiyonlarının son bulacağını anlar ve bedeni kurtarmak adına çırpınışlarda bulunacağınız komutlar vermeye başlar. İşte tıpkı bir insanın asılmasındaki gibi acının hüznün ölüm gibi bir duygudan daha beter olduğunu bilen beyin asla böyle bir şeye müsaade etmez ve tam bu noktada kendimizi kandırmaya başlarız. Bunun sürekli olarak devam ettiğini söylemek sonsuza kadar süreceği ve son bulacağı anlamına gelmez. Aslında farkındalık aşaması olarak nitelendirdiğim bu kısım tıpkı yazının başlangıcında da adlandırdığım gibi “kendini üzmenin tatlı tınısı” şeklinde açıklanabilir. Acı veriyor olsa da sevmeye devam edebilmek… İnsanlık tarihinde bile sonsuz hiçbir şey yokken insanların sevgisinin sonsuza kadar onları mutlu etmesini beklemek büyük bir hata olur. Toplumsal olarak çoğu kavrama yaptığımız gibi “sevgi” yi de küçümsemiş ve kolay elde edilebilir hale getirmiş gibi gözükse de tüm bu kavramlardan farklı olarak ve doğası gereği “sevgi” böyle bir duruma izin veremiyor. Bu durumu en iyi Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanından bir alıntı ile açıklığa kavuşturabileceğimi düşünüyorum. Her ne kadar gerçek olduğuna inandığım bir kurgu olsa da, sevgi, değer ve bağlılık kavramlarını Küçük Prens’ten sonra sadece Füsun ve Kemal’in yaşadıkları ile anlamlandırabilmişimdir.

Tıpkı Orhan Pamuk’un da dile getirdiği gibi;

 “Füsun kolonyayı dökerken Kemal’in sona saklamıştı 

İnsan vedalarda da en sevdiğini sona saklar.”

İşte bizim toplumca bütün kavramları değersizleştirip, anlamsızlaştırdığımız gibi sevgiyi de çürütemememizin sebebi tam olarak bu. Kemal’in Füsun’u senelerce bekleyebilmesi, dahası Füsun’un Kemal’i gözlerinin önünde senelerce bekletebilmesi. Tarif ettiğim şey ve hep birlikte bu satırlardan çıkarımımız “aşk” değil. Bu bekleyiş ve bu inatlaşma tam olarak sevgi fakat sizin aşk olarak nitelendirdiğiniz şey tam anlamıyla kanlı canlı “MASUMİYET MÜZESİ”.

Sevginin; tatlı bir bekleyiş, güzel bir sohbet, hoş bir bakışma,  özel bir dokunuş, tarif edilemez ve tekrarlanamayacak bir anı, ağızdan çıkacak iki güzel kelime -seni seviyorum-, unutulması istenmeyen bir gülüşten; tekrarlanamayacak hatıralara ve tarifini az sonra vereceğim bir acıya nasıl dönüştüğünü yazının ilerleyen kısmında açıklayacağım. Beyin ile kalp. Her ne kadar mantık ile duygular arası bir alan olarak bilinse de en temel duygu olarak bildiğimiz sevginin yaşam bulduğu, filizlerini ilk gösterdiği bölge beyin. 

Yolun başı, Beyin, Bünyeyi koruma 

Beyin dediğimiz kavram başlı başına karmaşık bir yapı fakat bugün işlediğimiz konuda iki temel nokta olarak bakacağız. İlki kendini koruma ve savunma ve ardından daha katlanılabilir hale getirme, mutluluk.

Temel olarak yazının başında “sevginin beraberinde getirdiği acıdan bizi korumaya çalışan faktörün beyin” olduğundan bahsetsem de şu an açıklamak istediklerim bir noktaya kadar neden kendimizi kandırdığımız. İşte tam bu esnada mutluluk kavramını görmeye başlıyoruz. içinde yaşadığımız Dünya düzeninde yeterince mutsuz, halinden memnuniyetsiz ve geçim sıkıntısı ile meşgul bireylerken; tüm dünyanın yükü “kendi hayatlarımızın” yani kendi dünyamızın yükü omuzlarımızdayken beynimiz daha verimli olmak ve daha işlevsel çalışabilmek adına mutluluk arıyor ve bunun çoğunluklu karşılığını sevmekte bulduğu için direkt olarak sevgiye yöneliyor. Yolun başı dediğimiz bu kısımda sevgi ilk haliyle çok berrak ve çok muazzam olduğu için kendimizi kandırma sanatına biraz daha sonra başlıyoruz. aslında kısa vadeli olması gerektiğini savunduğum olaylar oluyor ve bizi giderek bağımlı bireyler haline dönüşüyoruz. Sonunu göremediğimiz için “her daha çok sevdiğimiz, her daha çok sevildiğimiz ve bu sayede her daha çok mutlu olduğumuzda” biraz daha ister hale geliyoruz. İnsanlığın lanet tabiri “DAHA”. Ufak bir etkileşim ile başlayan bu olayın, giderek güzel gözüken bir kötülüğe ulaşması ve bunun kendimizi kandırdığımız için için olmasının nedeni de bu işte. “DAHA”.

Şu an tam olarak kendimizi kandırdığımız noktadayız. En başında yaşanılan o tarifi imkansız duygular, tekrar tekrar yaşamak istediğimiz anılar ve daha pek çok şey hatrına, aslında tam anlamıyla “bütün bu yaşananlar” uğruna kötüleşmeye başlayan ve sinyaller veren sevgiye kendimizi maruz bırakmak adına; görmezden gelerek, katlanarak ve umursamayarak kendimizi kandırmaya başlıyoruz. Hâlâ yıkılmadığımızın ve ayakta kaldığımız göstergesi tıpkı uyuşturucu bağımlılığında olduğu gibi madde alındığında vücudun duyduğu haz.

Giderek bırakmak istiyoruz aslında. Çünkü her şeyin farkındayız en başından beri fakat tüm bu bilince rağmen yalanlar söylüyoruz. Hem de kendimize. Dünyamızdaki en değerli kişiye söylenen onlarca yalan ve beklenen sağlıklı bir mutluluk, devam edebileceğine inanılan koca bir sevgi. 

Kendimizi kandırdığımızı fark ettiğimiz o noktadan sonrasında kabullenişi reddetmeye başlıyoruz. buna yönelik tonlarca soru beliriyor kafamızda ve biz acı çekeceğimiz noktaya gelmemek adına tonlarca soru sormaya başlıyoruz. nasıl bu hale gelindi? Neden fark etmedim? Ne oldu da böyle oldu? Ve birbirine benzeyen, cevabını asla alamayacağımızı bildiğimiz sorular. Tüm bu bilince rağmen bu çaba takdire şayan. 

Ve işte tüm bu çırpınışın ardından gerek psikolojik gerekse fiziksel acının başladığı yere geliyoruz. Bu kadar fazla baskınlığı ve baskıcılığı kaldıramayan beyin artık yolun başında takılı kalamayacağını anlıyor ve günden güne kabulleniş aşamasında tamamlayacak kalbe doğru bir yol alıyor. Hissetmek dediğimiz bu tabir tarifi zor olan ve sadece yaşanılabilir olduğuna inandığım bu yerde görevini sürdürmeye başlıyor. Kalp her attığında biraz daha acı çekmeye başlıyorsunuz çünkü siz siz yapan izsiz bölgeye, kalbe, derin bir iz bırakıyoruz. Küçük ama derin olan bu izin taşıdığı anlam çok büyük. Yaşanılan tüm anılar hissedilen her duygu ve dahası hissetmeye hatırlanmaya devam eden şeyden çok fazlası o küçük ama derin izde saklanmaya başlıyor. Kendinizi çıkmazda hissediyorsunuz. Sonsuzluğun ne demek bilmiyor gibi gözüksek bile yaşadığımız her “AN” aslında bunun bir parçası ve bu çıkmazda hissetme olayı tam manasıyla sonsuza dek sürecekmiş gibi  geliyor. Nefes bile alamaya lüzum kalmadığı günlerde acının fiziksel bir boyut alıp mental olarak sizi çöktürmesi her şeyden daha fazla can sıkıyor. Tıpkı sevginin gücünü  gösterebildiği gibi Orhan Pamuk romanında acının anatomik yerleşimini 11 aşama ile sınıflandırarak açılığa kavuşturmuş. Hüzün, mutsuzluk ve keder ile destek bulan bu sevgi yoksunluğu acısını anlatmaya çalışmak başlı başına acıyı yaşamaya sebebiyet verebileceğinden, neden anlatılamayacağını söylemek daha mantıklı gibi geliyor. 

Sevdiğiniz insanın gözlerinin içine baktığınızda hissettiğiniz o derinliği dahası orada gördüğünüz ve kimseyle paylaşamadığınız umudun bir anda kaybolduğunu hissetmek, acı veremeye yeterken üstüne kokusunu hissedemeyecek olmak, kalbinin atışılarını dinleyemeyecek kadar yakınına yaklaşamayacak olmak olmak ve bir daha zamanı durduramayacak olmak gibi güzel detayların kayboluşu ve özlem ekleniyor. Yenik düşmek ve teslim olmakla savaşmak arasındaki katlanılamaz alanda pineklemeye başlıyorsunuz. Günler, haftalar, aylar boyunca fakat en sonunda iyimser bir taraf geliyor ve elinizi tutuyor. 

Aslında ben bu noktadan sonrasını bilmiyorum o eli tutmak konusunda biraz başarısızım. Fakat tüm bu anlattıklarımdan sonra söyleyebileceğim şey anılarla da hayatta kalabildiğimiz. Ve durum ne kadar kötüleşirse kötüleşsin yaşanılan tüm güzel şeylerin yaşandığı gerçeğinin değişmemesi. Ve günün sonunda her şey için minnettar kalmaya devam edilmesi. Tüm bu saçmalığı okuyup yazının sonunu getirmeyi düşünen  okuyucuya son birkaç sözümü söylemek istiyorum. 

Yaşamak aslında sanıldığı kadar zor bir kavram yanılgısı değil. Sonu kötü bitmiş olan ve acı veren bir sevgi ile bile sürdürülebilir. Ve devam edilebiliyor hâlâ kendimizi seviyor olabilmek için sadece hayatımızın bir kısmında sevmiş, yaşamış ve bitirmiş olmak bile yeterli. İşte aşk dediğimiz kısımda tam burada ve ben geri kalanını bilmiyorum. Yaşamadım.

© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir