Şimdiye kadar robot bir şehri, dövmeleri, başörtüsü kavramını ve Hawking’in hayatını sizlerle buluşturdum.

Bunların hepsi yazarken ve özellikle araştırırken çok keyif aldığım yazılardı. Ancak beynin yapısı, açık ara farkla ilgimi en fazla çeken konu.

Rüyalar, sinirsel hastalıklar, Rowling’in ünlü serisi Harry Potter, Oscar ödüllü filmler, Fatih’in gemileri karadan yürütme fikri, her ayrıntısında ince bir anlam taşıyan mimari eserler, bir dönem sosyal medyada oldukça popülerleşen ve insanları iki gruba ayıran “Bu elbise hangi renk görünüyor?” tartışması, dini inançlara bakış açılarımız, en önemlisi de bizi biz yapan benlik duygumuz dolaylı veya direkt olarak bu gösterişsiz, kıvrımlı organla bağlantılı.

“Beyin bu kadar geniş bir konu kapsamına sahipse, bunu neden bir seri olarak birlikte incelemiyoruz?” diye düşündüm ve sizleri bu yolculuğun ilk bölümüyle baş başa bırakıyorum.

Bölüm 1: Beyin ve Yaratıcılık

Neden yaratırız?

Üniversite sınavı için kollarınızı sıvadığınız yılı düşünün. Belki dahaca 9. sınıftaydınız, belki 10, belki 11, belki de son dakikacı bir 12’ydiniz. Daha çok ders çalışmanız gerektiğini, sadece okulun yeterli olmadığını hissettiniz ve ilk somut adımınızı attınız : Dershanenin ilk günü.

İçten içe ev ortamından kopup okulu ilk kez deneyimleyen küçük bir çocuk gibisiniz. Yıllarca ders, teneffüs zili, öğretmen ve karışık tost kokusu dendiğinde aklınıza gelen tek yer olan okulunuzun dışında bir ortama giriş yapıyorsunuz.

Sırtınızda içine ne olur ne olmaz diye bir tane ince kareli defter, birer kalem ve silgi attığınız çelimsiz sırt çantanızla yürüyorsunuz.

“Acaba yetişebilecek miyim?”, “Keşke beş dakika daha erken çıksaydım…”, “Bana soru sorarlar mı? Yok ya, ilk gün ne soracaklar!” diye sorgu lambasını kendinize çevirdiğiniz sırada etrafı bilinçsizce seyrettiniz.

Düşünceleriniz sizi meşgul ederken bir yandan gidiş yolunu aklınıza kazımaya çalıştınız. Bundan sonra evden daha erken çıkmaya karar verdiniz : Beş dakika daha erken. Hayır, ilk günden hiçbir öğretmen size sarmal matematik problemi sormayacaktı. Ve evet, sakin olursanız tabi ki sınıfınızı bulabilirdiniz.

Her dershaneye gidişinizde aklınızda daha az soru yer kapladı. Artık sadece deneme sınavına, öğretmene götüreceğiniz bir soruya ya da sokağa aniden yayılan garip şekerli parfüm kokusuna aklınız takıldı.

En sonunda yürüdüğünüz o yeni yolun nasıl geçtiğini anlamaz oldunuz.

Ya da taşındığınızı düşünün. Yerleşene kadar başınızdan sırayla emlak sitelerine girip çıkma, favorilerinize eklediğiniz evlerin resimlerine tekrar tekrar bakma, emlakçılarla görüşme, evi seçme, nakliye şirketiyle anlaşma, temizlik telaşı, tamirciler, ortaya çıkan ihtiyaçlar, kolileri boşaltma ve ayakları uzatıp geriye yaslanma süreci geçti.

Eve her misafir geldiğinde biraz daha farklı bir ev gördüler çünkü siz boş duvarlar seyretmekten sıkıldınız. Tanrıça büstü şeklinde saksılar aldınız, mutfağa çaydanlık ve fincan desenli bir kilim serdiniz, balkona yeni tabureler yerleştirdiniz, televizyonun karşısındaki duvara ağzında pembe bir sakız şişiren alternatif Mona Lisa çizimi astınız.

Kısacası başlarda “yeni” olarak gördüğünüz ev zamanla sizin her zamanki eviniz haline geldi ve beyniniz zaten sarı, mavi, yeşil, beyaz, turuncu ve siyahına sahip olmasına rağmen vitrindeki kırmızı oyuncak araba için alışveriş merkezini inleterek ağlayan çocuk gibi kendisinde henüz olmayanları istedi. Zamanla ev, bambaşka bir görünüme sahip oldu.

İnsanlar için hayattaki her şey böyledir. Yeni bir şey beynin ilgisini çeker, ona yoğunlaşır. Karşısına ne kadar sık çıkarsa o kadar umursamazlaşır.

İşte bu nedenle insanlık devamlı olarak yeniye ulaşmayı ister. Rutin, sıkıcı, alışıldık ve normal olmayanların peşine düşmekten keyif alırız. Çünkü ancak bu şekilde hala hayatta olduğumuzu hissederiz. Yarattığımız her sanat eseri, ortaya attığımız her teori, piyasaya sürdüğümüz her teknolojik ürün, zamanı geldiğinde bir sonraki yeninin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Bugünün gündemi, yarının tarihine sığınır.

Yaratıcılık Örnekleri

Ülkelerin bayrakları, markaların logoları devamlı değişim halindedir. Tekstil sektörü her zaman sirkülasyonu korur ve yeni moda anlayışları getirir. Aynı tasarımcı, birbiriyle alakası olmayan tasarımlar yapabilir.

Sıradışı Gelinlikler

İngiliz moda evi Alexander Mcqueen’in baştasarımcısı Sarah Burton, 2011 yılında Prens William’ın nişanlısı Kate Middleton için üst kısmı güpür dantelden oluşan ve gelin yürüdükçe arkasında akıyormuş hissi veren bir kuyruğa sahip bir gelinlik tasarladı. Gelinlik kraliyet konseptine o kadar uygun yapılmış olmalı ki, bugün hala popülerliğini koruyor.

Ancak Burton’un diğer gelinlik tasarımlarına baktığınızda “avangart” olarak adlandırabileceğiniz modellerle karşılaşırsınız. Bu gelinlikler büyük ihtimalle hiçbir kadının tercihi olmayacaktır.

Burton’un yaptığı, garip görünümlü kıyafetler tasarlayıp gündem olmak değildi. O da tıpkı diğer insanlar gibi aklının sınırlarını zorlayıp ortaya “yeni” bir şey çıkarmak istedi. Görünüşe bakılırsa bunda da başarılı oldu.

Picasso’nun Yüzleri

Picasso’nun geometrik şekillerden oluşan eserlerini bilmeyen yoktur. Aslında Picasso, sanat kariyerinin başından beri bu stile sahip değildi. Zaman içinde yaşadığı deneyimler arttı ve resme bakış açısı değişti. Bu, kademeli olarak ilerleyen bir süreçti.

15 yaşında taze bir ressamken, kendisini gerçekçi bir yüz olarak çizdi. Tabloda dalgın ve düşünceli bir genç oturuyordu.

24 yaşına geldiğinde ortaya belli başlı birkaç renk çıktı ve geçiş tonları yok denecek kadar azaldı. 1896’daki yakışıklı Picasso’nun aksine daha yuvarlak hatlara sahip bir yüz yer aldı.

Ertesi yıl pek çok eserinde rastladığımız kaba fakat bir o kadar da net çizgiler tuvalde yer aldı.

Yıllar içinde çizimleri geometrik hatlara sahip oldu. Özellikle 90 yaşındayken yaptığı çizimlere baktığımızda şekillerin tamamen keskinleştiğini ve “korkulu” olarak tanımlanabilecek, armuta benzeyen bir yüzün karşıya baktığını görürüz.

Yaratıcılık ve Yaşam

Ne beyninizin dershane yoluna verdiği dikkat süresi, ne taşındığınız evin içi, ne Burton’un gelinlikleri, ne de Picasso’nun otoportreleri aynı kaldı. Hepsi bir değişim sürecinden geçti.

Bizi işimize, çevremize, kısacası yaşama bağlayan şey yaratıcılıktır. Etrafınızdaki şeyler hep aynı kalırsa beyniniz enerji harcayacak hiçbir “ilgi çekici” şey bulamaz ve uyuşuklaşır. Zaman içinde siz de tembelleşirsiniz. Her gün aynı rutini uygularsanız yeni bir proje, dahiyane bir fikir, amatör bir site yazarıysanız farklı bir yazı konusu aklınızın ucundan geçmez. Beyninizin işlemeye devam etmesi için yaratıcılık bir şart, hatta bir ihtiyaçtır.

“Yaratıcı Tür” adlı kitabında David Eagleman’in dediği gibi: “Beyin plastik, yani esnek özelliktedir ; değişmez bir kalıba bağlı olmak yerine, kendi devrelerini sürekli olarak yeniden yapılandırır. Yaşımız ilerlerken bile yenilik, süregiden plastisiteye itki sağlar ve yaşadığımız her sürprizle beynimizde yeni bir yol kazınır. Devrelerin yeniden tasarlanması, sonu olmayan bir süreçtir ; gelişmekte olan birer ürün olarak yaşayıp gideriz.

Yaratıcılıkla sürmüş bir yaşam, bu esnekliğin korunmasına yardımcı olur. Çevremizdeki dünyaya yeni bir biçim verirken, aslında kendimize de yeni bir biçim veririz.”

© Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir