Hollywood sinemasındaki en başı çeken film türleri denildiği zaman kesinlikle müzikal türünü bu listeye koymazdım. Grease filmi ile başlayan ve The Greatest Showman filmi ile de pekişen bu “müzikaller anlamsız ve kendine çekemiyor” algısını bir Chazelle harikası olan La La Land ile kırdım. Filmi izlemeden önce Damien Chazelle – Ryan Gosling – Emma Stone üçlüsünü duyduğumda gerçek anlamda çok heyecanlanmıştım. Gosling ve Stone ikilisini “Crazy,Stupid,Love” filminde izlediğimden beridir çok seviyordum ve aralarındaki kimyayı bir daha net bir şekilde görebileceğimi düşünüyordum. Damien Chazelle ise Whiplash’te hayran olduğum, hikayeyi kendi kadrajına çok iyi sığdıran ve filmlerindeki sihri “hard bops”a borçlu olan, benim için teknikten de önemlisi vermek istediği mesajları hiç çekinmeden verebilen ve veren de bir yönetmen olduğu için adını duymam bile beni heyecanlandırmaya yetmişti. Kısaca La La Land ilk duyduğum andan itibaren beni kendine çekmeyi başaran bir film haline gelmişti.

Filmin bende uyandırdığı hisleri bir kenara bırakıp yavaş yavaş filmi tanıtıp yorumlamaya başlamak isterim. Öncelikle film Broadway müzikallerinin altın çağında değil, günümüz Los Angeles’ında geçiyor ve film başladığı ilk andan itibaren bizlere şehrin havasını, ruhunu çok iyi bir şekilde hissettirmeye başlıyor ardından da müzikal bir sahne ile karşılıyor bizleri. Hemen ardından ekranda beliren “KIŞ” yazısı ise filmde karakterler için hem bir kış hem de bir yaz mevsiminin olacağına dikkat çekiyor. Sonrasında Sebastian ve Mia’nın ilk karşılaşmalarını görüyoruz. Karakterlerde dikkatimi çeken ilk şey iki karakterin de idealleri ve hayalleri olmasıydı. Sebastian, can çekişen caz müziğin dünyamızdaki son kurtarıcılarından olmak isteyen genç, burnunun dikine giden bir karakter. Mia karakteri de aynı şekilde fakat onun hayali biraz daha farklı, “Walk of Fame” kervanının arasına karışmış bir oyuncu olmak.

İşin yönetmenlik ve casting kısmında Damien Chazelle, filmin yazı karakterini “Broadway” olarak belirlemesine ve kullanılan kostümlerin neredeyse her sahnede “caz çağı” esintisi yaratmasına bir de 50’lerin renklerini daha iyi yansıtmak için “Panavision” firmasına özel ürettirdiği 40mm’lik anamorfik kamerayı da ekleyince bir harika ortaya çıkartmış olduğunu düşünüyorum.

Filmin genelinde oyuncular beklentilerimi fazlasıyla karşıladılar. Zaten yazılan iki karakter de çok detaylı ve iyi yazılmış karakterler olduğundan dolayı oyuncuların pek zorlandıklarını düşünmüyorum ama burada Emma Stone’a ayrı bir parantez açmak istiyorum çünkü rol içinde rol yapmak hiç mi hiç kolay bir iş değildir ve Emma Stone bunu filmin akışı içerisinde birkaç kere tekrar ediyor ayrıca bu zorluğu ne mimikleriyle ne enerjisiyle ne de başka bir şekilde bizlere hissettiriyor.

Hikaye ve hikaye akışından bahsedecek olursam şunları diyebilirim; filmin hikayesi pek çizgisinin dışarısına çıkmadan ilerliyor yani film sürekli aynı tempoda seyrediyor. Bu da bazı izleyicileri sıkabiliyor. Bu durumun yanında hikayedeki bir eksik de Sebastian karakterinin senaryodaki düşüşleri ve yükselişleri Mia karakteri kadar derin ve detaylı işlenmemiş maalesef. Bazı sahne geçişlerinden sonra Sebastian karakteri için yaşanan olayları biraz kafanızda kurmanız gerekebilir. Bu da bizlerin filmin belirli noktalarında az da olsa kopmasına neden oluyor. Onun dışında ben senaryo ve hikaye akışının herhangi bir sorunu olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca filmin bazı kısımlarında John Legend, J.K Simmons gibi isimler hikayeye katılıp karakterlerimize direkt etki ediyorlar. Bu da sürükleyiciliği çok iyi bir yere taşıyor bence.

Dekorasyon konusu filmde son eleştirilebilinecek nokta. Mekanlar hikaye ile harika bir ahenk içinde ve bazı sahnelerde gördüğümüz eski Hollywood stüdyoları filmin dekorasyonuna harika detaylar katmış.

Filmin müziklerini üstlenen kişi Justin Hurwitz. “City of Stars” gibi bir harikayı bize dinlettiği için Hurwitz’e teşekkürlerimi sunmak isterim. Onun dışında sözlere biraz kulak verdiğinizde şarkı sözlerinin sahneyi özetlediğini ve karakterlerin o sahnedeki duygularını bize anlatıyor olduğunu fark edeceksiniz.

Tekrardan teşekkürler Hurwitz…

Filmin sonu biraz buruk ama biraz da yüzünüzü güldürecek şekilde bitiyor ve bence bu son bu kadar masalsı bir filme yakışacak en iyi son olabilir diye düşünüyorum. Yorumlamamı da filmin bana göre en akılda kalıcı repliklerinden birisi ile bitirmek istiyorum:

“Eğer bu kadar gelenekçiysen nasıl bir devrimci olacaksın?”

la la land
© Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

3 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir